Her hikaye mutlu bir sonla bitmez. Bazıları mutsuzdur, bazıları karmaşıktır. Özellikle çatışmaların olduğu romanlarda görürsünüz. Gruplar arasında çıkan savaşlar iki tarafı da yıpratır ama bir kurtarıcı yoksa, yalnızca bir kazanan olur. Sineklerin Tanrısı okuduğum en “beklenmedik” romanlardan birisi ve okuduğunuzda hayata bakış açınız değişecek.

Bir ada düşünün, bir savaştan kaçarken uçağınızın çakılacağı ıssız bir ada. Düşünme kabiliyetiyle insanoğlu ıssızlıkta bile yaşayabilir, peki ya iki düşünce olsaydı? Yaşamak için seçmeniz gereken kararların nasıl etkileri olurdu?

Hikayedeki bütün karakterler çok küçük; daha ortaokul çağı yaşlarında, erkek çocuklardan oluşan bir grup. Bir kişi herkesi topluyor ve doğal lider oluyor. Daha sonra düşünce ayrılığına düşüyor birisi; kurtarılmak için çalışmalı mı, hayatta kalmak için avlanmalı mı? Bu fikir ayrılığına düşenler daha çocuk ama, bu iki grubun sonraki çatışması kesinlikle çocukça değil.

Sineklerin Tanrısı; en masumane kimselerin bile canavarlara dönüşebileceğinin hikayesi. Aralarında bir düşünce farklılığı olması yeterli, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Kendi doğruları uğuruna vahşet bile çıkabiliyor.

William Golding - Sineklerin Tanrısı

Hikayede iki grup arasında olan bu pasif mücadelede en çok hissedilen duygu ne sizce? Korku. Yanlış anlaşılmalardan gelen, aradaki yaylım ateşini büyüten bir korku. Bir çocuk her şeyden korkabilir, ama yetişkinlerin kabuslarına girecek bir mücadelede çocuk korkuları çok tehlikeli.

Yukarıda söylediğimi anlamanız için romanın bir kısmından, kendi yorumumla bahsedeyim.

Avcı kabilesi bir mağara keşfeder ve çocuklardan birisi, mağara karanlığında soğuk bir varlık ve hırıltılı bir ses sezinler. Çocuk mağaradan topuklar ve “canavar” diye herkese bir kuşku salar. Lider bile buna inanmaz, ama tedbiri de elden bırakmaz.

Bu korku karanlıktan gelen bir başka figüre karşı saldırıda bulunmaya kadar ilerler. Avcılığa alışınca öldürmekten çekinmeyen kabile, bu kimseyi karanlıkta mızrak darbeleriyle parçalar. O sırada çıkmış olan hafif fırtınanın yıldırımlarının ışığı altında ise, onun da bir çocuk olduğu görülür.

Masumların hayatına kadar mal olan durumda artık işler iyice değişmiştir. Hayatta kalmak için avcı kabilesi, kurtarılmayı bekleyen son iki kişiyi yağmalar ve onların elindekileri de alır. Bunun üzerine haklarını savunmak isteyen o iki kişi konuşmak isterken, barış isteyenlerin sayısı ağır bir kayayla bire düşer ve kalan son kişi de bir ava neredeyse kurban olur…

Bu kitap adada mahsur kalan çocukların hikayesi değil. Bu ülkeler arasındaki büyük savaşların birebir kopyası. Beni derinden etkileyen kitabın olaylar serüveninin en üzücü tarafı, gerçekliği.

William Golding bu hikayeyi II. Dünya Savaşı sırasında yazmış. İnsanların birbirlerine savaşta acımasızca kıymalarını, en masumların bile vahşileşebileceğini yedirerek…